Genç MÜSİAD
Ana Sayfa | Künye | Reklam | Bize Ulaşın | English
Müsiad Ana Sayfa
HAKKIMIZDA
KURUMSAL YAPI
PROJELER
ETKİNLİKLER
YAYINLAR
HABERLER
DUYURULAR
MAKALELER
BASINDA GM
DIŞ HABERLER
BİZE ULAŞIN
  
 
Fotoğraflar
Fotoğraflar

Ana Sayfa » Makaleler » Makale

  Bir Romancı Tarihe Baktığı Zaman
Bir Romancı Tarihe Baktığı ZamanOnu tanıdığımda seksen üç yaşındaydı. Yüksek tavanlı, duvarları baştan sona ahşap, yerleri lacivert bir halıyla kaplı; dar pencerelerdeki zarif vitraylardan süzülüp renklerine ayrılan akşam ışığının ve kadim zamanlardan kalma bir tütsü kokusunun havada asılı durması sayesinde, okulun "Cizvit" geçmişine uygun şekilde, bir eğitim kurumundan ziyade bir kiliseye ait olduğu izlenimi veren büyük salonun ortasındaki kürsüde konuşuyordu... Titrek elleri yaşını hatırlatsa da, derin gözlerinde yorgunluğun izi yoktu, pembemsi elmacık kemikleri ise bir oğlan çocuğundan ödünç gibiydi. Konferans bittikten sonra yanına gittim. Onunla söyleşi yapmak istediğimi söyledim. Kibarca reddetti; "Bunun yerine, gelin kahve içelim." Kantine indik.

"Herhangi bir şey, onu ilk kez yapana kadar zor gelir insana. Öldürmek, öldürene kadar zordur. Bir insanı ölümden kurtarmayı denemek ise bunu deneyinceye kadar..."

Yirmi dakikalık kahve sohbetimizden geriye kalan bu cümleleri o mu söylemişti, yoksa anlattıklarının hülasasını ben mi hafızama böyle yerleştirdim, emin değilim.

Jan Karski'yi 1997'de tanıdım. Üç yıl sonra öldü.


"Benim kuralım anlamamaktır"

Karski'nin adını birçok kişi gibi ben de, ilk kez Shoah'yı izlerken öğrendim. İbranice "felaket" anlamındaki Shoah, Holokost'u anlatan dokuz buçuk saatlik bir film. "Belgesel" diyeceğim ama filmin yönetmeni Claude Lanzmann reddediyor bu tanımı; hiç arşiv filmi kullanmadığını, sadece, Nazilerin soykırımından kurtulmuş insanların, zulmün tanıklarının ve uygulayıcılarının anlatımlarına yer veren uzun bir mülakat yaptığını söylüyor.

Çelmo'daki gaz odalarının, Varşova Gettosu'nun, Treblinka ve Auschwitz-Birkenau ölüm kamplarının hikâyesinde yoğunlaşan bu uzun mülakat birçok dilde kitap olarak da yayımlanmış, Türkçesi ise Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmıştı. Kitaba önsöz yazan Simone de Beauvoir, "Shoah'nın mucizemsi özelliği karışık kurgusundan kaynaklanıyor" derken, filmin "edebî" gücüne dikkat çekiyordu bence: "İğrençlikle güzelliğin böylesi bir birlikteliğini asla hayal edemeyecek olduğumu söylemeliyim. Elbette, bunlardan biri diğerini gizlemeye yaramıyor, estetik kaygısı söz konusu değil: tersine, biri ötekini öyle bir yaratıcılık ve kesinlikle ortaya çıkarıyor ki, büyük bir yapıtı seyre daldığımızın bilincindeyiz..." Lanzmann, 1985'te tamamladı Shoah'yı ve bu film, ilk gösteriminden itibaren bütün dünyada Yahudi soykırımına ilişkin temel anlatılardan biri kabul edildi. 1997'de Le Monde'a verdiği mülakatta, filmin sırrını kendisini tanıyanların iyi bildiği sert üslubuyla açıkladı Lanzmann: "Benim demir kuralım anlamamaktır..."

Fransa'da edebiyat savaşları

Son iki haftadır Paris'in entelektüel camiasını birbirine katan kavgayı izlerken, "esas sorun belki de bu" diye düşünmeye başladım; çatışma belki de "anlama" meselesinden kaynaklanıyor.

Kavganın bir tarafında Claude Lanzmann var. Shoah ile kazandığı ününün yanı sıra eski bir direnişçi ve Fransa'nın önde gelen kültür adamlarından biri olan Lanzmann, bugün 85 yaşında ama hâlâ Jean Paul Sartre ile Simone de Beauvoir'ın birlikte kurdukları Les Temps Modernes (Modern Zamanlar) dergisinin yayın yönetmenliğini yapıyor; yazı yazıp konferans vermeyi sürdürüyor. Kavgayı, Lanzmann'ın haftalık dergi Marianne'da yayımlanan son makalesi başlattı. Lanzmann, Fransız edebiyatının yeni yıldızlarından romancı Yannick Haenel'i kelimenin tam anlamıyla kalemine dolamıştı.

43 yaşındaki Haenel, 2009'da yayımlanan kitabıyla iki önemli roman ödülü, Fnac ve Interallie'yi kazandı ve "best-seller" oldu. Lanzmann'ın Haenel'e "faussaire" (sahtekâr) diye saldırmasına neden olan bu başarılı romanın adı, Jan Karski.

Batı'ya Holokost'u o haber verdi

Jan Karski'yle kahve içerken, birkaç yıl sonra o kantine hemen her gün uğrayacağımı bilmiyordum. 2000'lerin başında, ben Georgetown'da öğrenci olduğumda, Karski artık hayatta değildi ve sınıflarımdan birine giden yol, onun kampusa dikilen heykelinin yanından geçiyordu.

Georgetown Üniversitesi'ne kırk yılını vermişti Karski; Amerika'nın en seçkin Doğu Avrupa uzmanlarındandı ve çok sevilen bir hocaydı. Onu Haenel'in romanına konu yapan hikâyesi ise 1930'ların Varşovası'nda başlıyordu. Polonyalı genç bir diplomatken Alman işgali sırasında direnişe katılmış ve Paris'e taşınan sürgündeki Polonya hükümeti ile direnişçiler arasında kurye olarak, yüzlerce kez gidip gelmişti. 1940'da Slovakya Dağları'nda Gestapo'nun eline düşmüş, ağır işkenceden geçmiş, daha sonra yatırıldığı hastaneden kaçmayı başarmıştı. O yıllarda, iki kez gizlice Varşova Gettosu'na girmiş; Polonya Yahudilerinin maruz kaldığı zulmü gözleriyle görmüştü.

Ama Karski'yi Karski yapan şey, önce 1943'te Londra'da dönemin ünlü gazetecisi Arthur Koestler'e, ardından Washington'a giderek Başkan Roosevelt'e Nazilerin gaz odalarından, işkencehanelerinden, kamplarından ve gettolarından söz etmesi oldu. Batı, Holokost'un ayrıntılarını ilk kez Karski'den işitti.


"Kaba ve yanıltıcı bir portre"

Kavgadan, edebiyat blogu La Republique des Livres (Kitapların Cumhuriyeti) sayesinde haberdar oldum. Yazar Pierre Assouline'e göre, Lanzmann Haenel'in "idamını" istiyordu; tarihi çarpıtmakla suçladığı romancıya, mart başında yayımlayacağı bir "belgesel" ile dersini vereceğini söylüyor ve "O zaman gerçek ortaya çıkacak, Roosevelt ne yapmış anlaşılacak; Karski'nin bu kaba ve yanıltıcı portresini yayımlayanlar da utanacaklar" diyordu.

Haenel, saldırıya cevap vermekte gecikmedi. Lire dergisindeki söyleşisinde, "Ben bir romancıyım ve roman Lanzmann'ın sandığı gibi sadece kurgusal bir şey değildir. Tarihle ilgili bir hipotez de olabilir roman" dedi.

İşin ilginci, Jan Karski romanının ilk bölümünde, Lanzmann'ın önünde reverans yapıp Shoah'dan birçok alıntıya yer vermesi. İkinci bölümde, Karski'nin hatıralarınıaktaran roman, ancak üçüncü bölümde "belgesel" havasından çıkıp "hikâye" etmeye başlıyor ve Haenel bu hikâyeye hâkim kıldığı tarihsel bakışla, başta Amerika olmak üzere müttefik devletlere bir "tevazu dersi" veriyor.

Haenel'in romanına göre, Roosevelt yönetimi ve ortakları Nazi soykırımını görememiş değil, uzun süre görmezden gelmişlerdi ve Karski, onları zorlamasa, belki de hiç görmeyeceklerdi. Buna karşılık, Karski de savaştan sonra yaşamayı seçtiği Washington'daki yönetimi suçlamamış, Holokost'u uzaktan izlemekle yetindikleri süre için Amerikalıları bağışlamıştı.

Belki de, bu geniş gönüllü adamın Avrupa'daki mücadelesine odaklanan Shoah, Roosevelt ile arasında geçenlere hiç yer vermediği için, Lanzmann Haenel'e kızıyor şimdi; yeni belgeselinde hem bu açığı kapatmayı hem de yarı yaşındaki romancıyı mat etmeyi planlıyor. Bense Haenel'in "Shoah'dan önce de bir Karski vardı, sonra da..." sözünü önemsiyor ve onun romanındaki anlama çabasını, Lanzmann'ın her ne kadar edebî de olsa anlamaya mesafeli anlatısından daha yakın buluyorum kendime. Ve acaba Karski, Roosevelt'e de "İnsanları kurtarmayı denemek, bunu deneyinceye kadar zordur" demiş midir diye bir soru büyüyor içimde.


Yasemin ÇONGAR
Taraf Gazetesi
30.01.2010
Her hakkı saklıdır @ 2007 - Genç MÜSİAD